dersambari.goo-dart.com

BİLGİ VE SLAYTLARDAN YARARLANMAK İÇİN ÜYE OLMANIZ GEREKMEKTEDİR!!!
 
AnasayfaKAPIKayıt OlGiriş yap
Paylaş | 
 

 TÜRK MANTIKÇILARI

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
HaSaN
Site Kurucusu
Site Kurucusu


Mesaj Sayısı: 539
Kayıt tarihi: 13/04/09
Yaş: 22
Yer: Tokat/ZİLE

MesajKonu: TÜRK MANTIKÇILARI   Ptsi 10 Mayıs 2010, 15:48

Türk Mantıkçıları

İstanbul’da Medâris-i Semâniye yani şimdiki tabiriyle Sekiz Fakülte kurulduğunda,
ders programına Mantık dersi de konulmuştu. Çünkü Mantık öğretimi
caiz midir, değil midir? meselesi çoktan halledilmişti. İstanbul’dan önce
payıtahtımız olan Bursa’da Manastır, Kaplıca ve Yıldırım Medreseleriyle, Edirne’deki
Üç Şerefeli, Üsküp’ün İshak Paşa Medreselerinde... Mantık okutuluyordu.
Hatta Molla Hüsrev ve Fatih Sultan Mehmed’in emriyle matematik alimi
Nasîruddin Tûsî’nin “Esasu’l-İktibas”ı Farsça’dan Arapça’ya tercüme edilip
ilim yolunda olan öğrencilere hediye edilmişti. Bu kitabın mukaddimesinde
hikmet’in yani felsefe’nin bir nimet ve bu nimetin doğruya inanmak, doğru sözü
söylemek ve hayrı işlemekten ibaret olduğu açıkça ifade edilmişti. Vakıa evvelce
Muallim-i Evvel Aristoteles’in sekiz kitaptan oluşan “Organon”un birinci
kitabındaki “Katogorileri” yani üstün cinslere (ecnas-i âliyeye) dahil olan
makûlatı, kelamcılar (mütekellimin) reddettiği için, selef nazarında Mantık muteber
değildi. Ancak sonra gelen İslam Filozofları bu “makûlat” bahsini Mantık
dairesi dışına çıkardıklarından Mantık öğretimine muvaffak olmuşlardı. Hatta
Hüccetü’l-İslâm Gazâlî, “Mantık bilmeyen kimsenin ilminde güvenilirlik olamaz”
demişti. Daha sonraları Mantık öğretiminin “farz-ı kifaye” olduğu bile rivayet
edilmişti. İslâm Âleminde yetişen mantıkçıların başında olan tam bir Türk olan
Ebû Nasr Muhammed bin Turhan Farâbî’yi görüyoruz (v.339). Farâbî kendisinden
evvel Yunanca’dan tercüme edilmiş olan Mantık kitaplarını şerh ve anlaşılması
güç olan önemli meseleleri halletmiş, Arap filozofu el-Kindî’nin
(v.260) anlayamadığı noktaları göstermiş ve her maddede kıyasın nasıl kullanılacağını
izah etmiş, Eflatun ile Aristoteles felsefeleri üzerine mühim eserler
yazmış olduğundan “Muallim-i Sânî” ünvanıyla büyük bir şöhret kazanmıştı.
Farâbi Mantık’a “reîsü’l-ulûm” adını verdi. Onun vefatından 31 sene sonra
doğmuş olan İbni Sinâ’yı da Türk addedenler var. Ben bu hususta kesin bir fikre
sahip değilim.2

İbni Sinâ, yüzlerce eseri içinde, bilhassa “Şifâ”sı, “Necât”ı, “İşârât”ı ve yüce
hikmeti sayesinde “Muallim-i Sâlis” ve “Şeyhu’r-Reis” ünvanlarıyla felsefe âleminde
şöhret olmuştu. Şifâ’yı bizim alimlerimiz bir “bahr-i hazm ve kamus-ı
muhit-i a’zam” (büyük bir deniz ve koca bir okyanus) addediyorlardı. İşte bu
seçkin filozof dahi Mantık’ın ilimlerin öncüsü (hâdimü’l- ulûm) olduğunu söylemişti.
İbni Sinâ, İslâm Âleminde felsefeyi kemâline erdirmiş ve kendisinden sonra
kimse onun yerini tutamamıştır. Bu bakımdan sonra gelenler onun eserlerini
incelemekten başka bir şeyi yapamamışlardı. Bununla beraber, fevkalade bir
hâdise o inkişafın devamına mani olmuştu. Hicri 599 yılında Karakurum’dan
çıkan Büyük Kaan Cengiz Han çoşkun bir sel gibi İslam ülkeleri üzerine akın ederek Maveraünnehr’i, Horasan’ı, Kandıhar’ı tahrip, halkını katledip ve Buhara,
Semerkant, Belh, Herat gibi büyük şehirleri temellerine kadar yıktırdığı vakit,
bütün medrese, kütüphane, rasathaneleri de imha ettirmişti. Onun torunu
Hülâku Han da 656 senesinde Bağdat’ı zabtettiğinde bir milyona yakın insanı
katletmiş ve Bağdat Kütüphaneleri’ndeki yüzbinlerce kitabı Dicle’ye attırmıştı.
Bu medeniyet ve ilim tahribatı, tamiri mümkün olmayan bir hâdise olmuştu.
Gerçi Hülâku, Alamut kalesinde İsmaililerin elinde esir olan allame meşhur
Nasîruddîn Tûsî’yi kurtarıp hizmetine ve himayesi altına almış ve onun
Meraga’da çok iyi bilinen rasathanesini kurmasına müsaade etmişti.
Nasîruddîn, İbni Sinâ’nın İşârât’ını şerhetmiş, biraz önce arzettiğim gibi “Mantık”
tan ayrı, “Esasü’l-İktibas”ını yazmıştı. Nasîruddîn’in yetiştirdiği Kâtibî ismiyle
bilinen, Necmeddîn Ömer bin Ali el-Kazvini (v. 650) de Mantık’tan muhtasar
bir metin kaleme almıştı. Kâtibî bu risalesini Hoca Şemseddîn Mehmed adına
te’lif etmiş olduğundan, ismini “Şemsiyye” koymuştu. İşte asırlarca bütün
medreselerimizde metni ve şerhleri okunmuş olan “Şemsiyye” risalesi budur.
Fakat yıkılmış olan o muazzam medeniyetin, eski ikbali ve gösterişi, bu eser ile
nasıl geri gelebilirdi? Bununla beraber, diğer bazı gayretli fazilet sahibi insanlar
da, ilmî an’aneyi devam ettirmeye çalışmaktan geri kalmamışlardı. Bu gayretlerin
Mantık alanındaki eserlerini şöyle özetleybiliriz:

1- Kadı Siraceddin Mahmud bin Ebi Bekir bin Ahmed el-Ermevî

(v.682Konya)’nin “Beyânu’l-Hak”, “Metaliu’l-Envâr” ve “Kitabu’l-Menâhic” adlı eserleri
hep Mantık üzerinedir. Bu kitapların en önemlisi ve meşhuru “Metali”dır. Bunun
bir çok şerhleri vardır. Bunların en meşhuru Şemseddin İsfehanî’nindir. Bu
zatın şerhi üzerine Mehmed Şah Yusuf İbni el-Fenâri’nin, Kara Davud’un, Musannif’in
hâşiyeleri vardır. (Sene 674-749 Mısır’da)

2- Efdalüddin Muhammed bin Babanûr el-Hubhi el-Mısri Hunci

Mısır’da kâdı’l-kudât olup, 641’de vefat etmiş olan bu zatın te’lif etmiş olduğu
“el-Muciz”, “el-Cümel”, “Keşfü’l-Esrar” adlı kitapları da hep Mantık üzerinedir.
Cümel manzumdur: (fekale heza cümel tündabit bihe kavaidul mantık ve
ahkamuhu=bunlar mantığın kuralları ve hükümlerinin kendileriyle tesbit edildiği
cümlelerdir dedi) Bu eserin birçok şerhleri vardır.

3- Kutbuddin er-Râzi et-Tahtânî.

Bu alleme, biraz evvel bahsettiğim Ermevi’nin Metali’ adlı eserini şerh etmiş ve bunu İlhanlı hükümdarlarından Sultan Hudâ-bende’nin vezirlerinden Giyaseddin adına ithaf etmişti. Bu şerh ilim adamları arasında kullanılan bir eserdi. Kutbuddin 766 senesinde Dimaşku’ş-Şam’da vefat etmişti.

4- Mübarekşah-ı Mantıkî.

Kutbuddin er-Razi’nin kölesi idi. Sonra onu mükemmel bir şekilde okuttuğundan Mübarekşah-ı Mantıkî namıyla şöhret bulmuştu.








5- Sadru’ş-Şeria Ubeydullah bin Mesud bin Mahmut Sadreddin el-
Mahbubi el-Kirmânî

(v.747). Sadru’ş-Şeria biraz sonra bahsedeceğimiz Seyyid
Şerif kadar bizim alimlerimiz üzerine tesir etmiş bir zattır. En önemli eseri
“Ta’dilu’l-Ulûm” dur ki, bu eserin “Ta’dilu’l-Mizân” adlı kısmı Mantık’a aittir. Bizim alimlerimiz Sadru’ş-Şeria’yı “İmam-ı hümam ve bahr-i kamka’ fahru’lulami’l-
â’lam…” olarak vasfettikten sonra hakkında, “Bu zat dibi görünmeyen
deniz, ilmine kimsenin erişemediği bir alimdi, tam bir müdakkık ve muhakkık
idi” demişlerdir.

6- İbni Vasıl Muhammed bin Salim el-Hamavi

(v.697) “Nuhbetü’l-Fiker” Mantık üzerinedir.

7- Kafiyeci Mehmed Muhyiddin.

Bu zat aslen Bergama’lıdır. Meşhur Suyûtî’nin hocası olan bu Türk ilim adamı 788’de doğmuştur. İran ve Türkistan’daki alimlerden öğrenim gördükten sonra, Mısır’a gitmiş ve orada ilmî olgunluğuna ulaşmış ve bunları da Mısr ilim adamlarına tasdik ettirmiştir.
Suyûtî’nin ifadesine göre, Kâfiyeci aklî, edebi ve şer’i ilimlerde ve bilhassa
Cedel, Mantık, Felsefe ve Hey’ette büyük bir önder idi. Onun huzurunda kimse
bu ilimlerden ağzını açamazdı. Kâfiyeci’nin pek çok eseri vardır. Mantık’la ilgili
olan eseri, “Tehzibü’l-Mantık” üzerine yazdığı şerhidir (v.879).
Nihayet bu saydığım zatların üzerinde, İslam âleminde ilmiyle ünlü olan
ve yeni devir açan iki meşhur alim daha vardır. Bunların birisi Sa’deddin, ikincisi
Seyid Şerif’tir.

SADETTİN TAFTAZANÎ

Horasan’ın Taftazan köyünde Hicri 722 senesinde doğmuş olan Sadettin
doğuştan ilme kabiliyetli nadir insanlardan birisidir. Daha pek genç yaşında
iken, ilmi zenginliği ve fikri olgunluğuyla emsaline öncelik eden Saadettin’i,
zamanının yeni bir hükümdarı olan Timur Gürkan himayesi altına almıştı. Timur’un
yanında onun kadar iltifata mazhar olan bir kimsenin olmadığı söylenir.
Sadettin İslam ilimleri için iyi bir devir açmıştır. Bu sebeple kendisinden
evvel gelen alimlere mütekaddimin, kendisinden sonra gelenlere de müteahhirin
ismi verilmiştir.
Bununla beraber, Sadettin’in mesaisi daha ziyade Dini ve Şer’i ilimler alanında
olduğundan, Felsefi ilimler eski canlılığını ve gelişimini gösterememişti.
Taftazanî’nin eserlerinden en meşhuru olan “Makasıdu’t-Tâlibin” usul-u
dinden yani ilm-i kelamdandır. Taftazani bunu 784 senesinde Semarkant’ta tamamlamıştı.
Alleme, bu eserini bizzat şerh etmiş ve bunda ilim adamları arasında
pek meşhur bir mesele olan “cezr-i asam” mugalatasını irad eylemişti.
Bizim alimler arasında pek mühim bir mesele vardır. Hüsn ve kubh akli midir?
Şer’i midir? Mu’tezile biliyoruz ki, bizim akılcılarımızdır. Bunlar hüsn ve
kubhun akli olduğuna kanidirler. Eş’ari’ler ise hüsn ve kubhun şer’i olduğunu
söylemişlerdi. Bunlar muhalifleri olan Mu’tezile’yi red için bu cezr-i asam mugalatasını
irad etmişlerdi. Eğer hüsn ve kubh aklî olsaydı, bir tek şeyde, birbirine
zıt iki şeyin bir arada olması lazım gelirdi ki, bunun batıl oluşu (butlanı) aşikardır
demişlerdi. Arkadaşlarımızdan birisi meseleyi etraflıca tetkik ve tahkik
edip burada detaylı bir şekilde anlatmış olsaydı, bize daha çok faydalı olurdu.
Taftazanî’nin eserleri çoktur. Hepsi Hatîb-i Dimaşkî’nin mana ve ifadeyle ilgili “Telhizu’l-Miftâh”ına yazdığı Mutavvel, edebiyatcılar arasında fevkalade meşhurdur.
Fakat onun mevzua bahsolan Mantık’a ait önemli eseri “Tehzibü’l-
Mantık ve’l-Kelâm”dır. İsminden de anlaşılıyor ki, bu kitabın birinci kısmı Mantık
üzerinedir. Bir sağlam metin olan bu kitap bütün Şark ve İslam Âlemindeki
medreselere derhal yayılmış ve okutulmaya başlanmıştı. Biraz evvel bahsettiğimiz
Kâtibî’nin Şemsiyye’si de allame Taftazanî tarafından şerh edilmişti.

SEYYİD ŞERİF CÜRCANÎ

Taftazanî’nin çağdaşı ve dengi olan Seyyid Şerif Cürcanî, Esterabat’ta 740
senesinde doğmuştu. Öğrenimini Mısır’a gidip tamamlamış ve biraz evvel bahsettiğim
Mübarekşah-ı Mantıkî’den okumuştu (v.816). Taftazanî gibi, Timur
Gürkan’ın hürmet gösterdiği birisi olup onun huzurunda Taftazanî ile bir çok
ilmi münakaşalarda bulunan Seyyid Şerif’in en meşhur eseri, İlm-i Kelâmdan,
Kadı Adudüddin el-İcî’nin “Mevakıf”ı üzerine yazdığı şerhidir ki, bizim en önemli
felsefe kitabımızdır. Seyyid Şerif, Mantık’tan bağımsız “Gurre” isminde
bir eser yazdığı gibi Şemsiyye’nin şerhi üzerine de bir hâşiyesi vardır. Medreselerde
buna “Küçük Hâşiye” derlerdi.
İşte Türkiye alimleri üzerinde tesirli cari iki alim bunlardır. Taftazanî
Timurlenk ile birlikte Türkiye’ye gelmiş ve bizim alimlerle görüşerek hepsine
üstün gelmiş olduğundan, onun eserleri medrese öğretiminde esas kabul edilmişti.
Şu halde ilk devirdeki alimlerimiz, karşılarında bilhassa Esiruddîn el-
Ebherî’nin İsagojisi’yle Katibi’nin Şemsiyyesi’ni, Ermavi’nin Metali’ini ve diğer
saydığım mantık kitaplarını ve İstanbul’a yerleştikden sonra da Sa’deddin
Taftazanî ile Seyyid Şerif’in kitaplarını bulmuşlardı. Şimdi bizim alimlerimizden
Mantık kitabı yazmış olanları bildireyim.

MOLLA FENARÎ

Bunların başında Şemseddin Fenâri’yi görürüz (751-834 Bursa’da). Öğrenimini
Mısır’da Ekmelüddin’den bitirmiş olan Molla Fenârî, Bursa’ya döndüğü
vakit kendisine, hem Manastır medresesi müderrisliği, hem Bursa kadılığı ve
hem bütün Türkiye’nin müftülüğü gibi üç önemli vazife verilmişti. Fenâri’nin
diğer eserlerinden bahsetmiyeceğim. Fakat onun “İlm-i Mizân” yani Mantık’tan
“Risale-i Esiriyye”ye yazdığı şerhin asırlarca medreselerde okunmuş olduğunu
söylemekle iktifa edeceğim. Fenâri biraz evvel bahsettiğim Kutbuddin Razî’nin
“Şerh-i Şemsiyye”sini de şerh etmişti. Seyyid Şerif’in “Hâşiye-i Şemsiyyes”i üzerine
de bir hâşiyesi vardır. Şemseddin el-Fenâri, ilmi olgunluğu sebebiyle Mısır
Ulamasından İbni Hacer ve Suyûti gibi büyük alimlerin hürmetine mazhar olmuştu.

HIZIR BEY

Büyük bir Türk âlimi olan Hızır Bey Sivrihisarlıdır. Önce Mevlana Yegân’dan
öğrenim görmüş, sonra Sivrihisar medresesine muallim tayin olunmuştu.
Bundan sonra Arabistan’dan gelen bir Arap âlimiyle Bursa’da padişah huzurunda yaptığı ilmi tartışmada Arap âlimine üstün geldiğinden, Bursa’da
Sultaniye Medresesi müderrisliğine terfiyle tayin olunmuştu. İstanbul’un fethinden
sonra ilk kadı olan kişi Hızır Bey’dir. İslam Akaidine ait “Kaside-i
Nuniyye”si meşhurdur. Hızır Bey, Ermevi’nin Metalaı’nı Arapça’dan Farsça’ya
Fatih Sultan Mehmed’in emriyle tercüme etmiştir. (Ayasofya 2486-2488). Fakat
tuhaf şey!
Fatih, Taftazanî’nin “Esasu’l-İktibas”ını Farsça’dan Arapca’ya tercüme ettirdiği
halde, bu Metalaı da Hızır Bey’e Arapça’dan Farsça’ya tercüme ettirmiş.
Bunun sebebini anlayamadım. (Hızır Bey’in vefatı İstanbul’da 863, Eyyub’da
medfundur.)
Muslihuddin Kastalânî Arapça’da Hızır Bey’in öğrencilerindendir.

HOCA-ZADE

İsmi, Muslihuddin, şöhreti Hocazâde’dir. Çünkü babası büyük bir tüccar
idi. Babasının mesleğini bırakıp ilim yoluna girmişti. Öğrenimini bitirdikten
sonra Hızır Bey’in muidi yani şimdiki ifadesiyle asistanı olmuştu. Hocazade
Türkiye’nin en büyük filozoflarından sayılabilir. İbni Rüşd’ün Tehafütü üzerine
yazdığı Tehafüt onun ilim gücünün açık bir delilidir. Şerh-i Mevakıf’a hâşiyeler
yazdığı gibi, Beyzâvi’nin metnine de önemli bir şerhi vardır. (Hocazade’nin
vefatı 893 Bursa’da)

HAYÂLÎ

Hocazâde’nin çağdaşlarından olan büyük bir alim de Hayâlî’dir. Bu da
Hızır Bey’in Bursa’da Sultaniyye Medresesi’nde asistanı idi. Daha sonra İznik
Medresesine müderris olan Hayâlî’nin “Hâşiye-i Tecrîd” ile “Hâşiye-i Makasıd”a
dair düşüncelerini ihtiva eden notları vardır. Daha başka önemli eserleri de
vardır. (v.875, 33 yaşında vefat etmiştir)
Görülüyor ki, bizim birinci derecedeki, âlimlerimizin çalışmaları, kendilerinden
evvelce yazılmış mantık kitaplarını tercüme ve şerhden veya üzerlerine
hâşiyeler yazmaktan ibaret kalmıştır. Bununla beraber XI. asırdan beri bu çalışmalar
da gevşemişti. Çünkü medreselerimizde Matematik (Riyaziyye) ve akli
ilimler itibardan düşmüştü. Bu sebeple Katip Çelebi “Mizanu’l-Hak” adlı eserinde
aklî ilimlerin lüzumunu isbat sırasında Mantık’dan da bahsederken şöyle
diyor: …Ve bunlarda fikir ve nazar yoluyla bahsolunur. Fikirde hatadan korunmak
ve doğru olanı bulmak için, istidlal ve düşünce ilkelerini geliştirip adına
(İlmü’l-Mizân ve Mantık) dedilerki, Mantık bütün ilimlerin ölçüsü ve aletidir.
Alleme Seyyid Cürcâni’ye göre, “bir âlim ki, ilmini bu vezin ve ölçü ile
ayarlamazsa onun ilmine itibar edilmez. Bu sebeple muhakkiklerin çoğuna göre
Mantık İlmi gereklidir. Ve İlm-i Mantık bizzat amaç değildir. Amaca götüren
bir araçtır. İnsanlık tarihinin başlangıcından beri bütün toplumlarda zaruri, hakiki
ve burhani bir ilim olarak kabul edilmiştir”. Yine Katip Çelebi’nin verdiği tafsilattan anlıyoruz ki, kendi zamanındaki
alimler ders okurken şayet meselede Felsefe ve Matematik’e temas eden yönler
varsa, bilgisizlikleri sebebiyle, bunlar felsefedir deyip orasını atarlarmış.
Şu halde bundan otuz, kırk sene evvelki Mantık ve Felsefe’deki hiçliğimizin
sebeplerini kolayca anlamış oluruz.

Şimdi son senelere kadar yazılmış olan eserleri sayacağım:

891’de Bursa’da Sultaniyye Medresesi’nde müderris iken vefat etmiş olan
Sinop’lu İlyas’ın “Şemsiyye Hâşiyesi” ile “Makâsıd-ı Taftazanîye Hâşiyeleri”.
854’de Bursa’da Yıldırım Medresesi’nde müderris iken vefat etmiş olan Karaca Ahmed’in Seyyid Şerif ile Taftazani’nin Şemsiyye şerhlerine hâşiyeleri,
Risale-i Esiriyye şerhlerinden Katibi’nin şerhine de hâşiye yazmıştır.
893’de Şam’da vefat etmiş olan Antepli Abdurrahman’ın “Şemsiyye Şerhi”.
948’de Bursa’da vefat etmiş olan müderris İzmitli Kara Davud’un
Tasavvurât ve Tasdikât üzerine hâşiyeleri ile Şerhu’t-Tehzib üzerine hâşiyeleri,
Seyyid Şerif’in Küçük Hâşiyesi üzerine hâşiyesi de vardır.
Kara Davud Bursa’da Kasımpaşa ve Kaplıca Medreseleri’nde, Trabzon
Medresesi’nde ve Edirne’deki Üç Şerefeli Medresesi’nde müderrislik ettikden
sonra İstanbul’da Medâris-i Semâniyye’de müderrislik etmiştir.

TAŞKÖPRÜZADE AHMED EFENDİ

Ahmed Efendi, Seyyidî Efendi’den okumuş ve icazet almış, meslek eğitimine
girmiş, Dimetoka’da Oruç Paşa Medresesi, 932 senesinde İstanbul’da Hacı
Hüseyinzâde Medresesi, 936 senesinde Üsküp’de İshak Bey Medresesi, 944’de
Atik Mustafa Paşa Medresesi ve 946’da İstanbul’da Medaris-i Semâniye’ye tayin
olunmuştu.
Ahmed Efendi’nin bir çok eserleri vardır. Mantıktan bahseden eseri “el-
Cami”dir. (v. İstanbul-961)
1025’de Akhisar’da vefat etmiş olan Hasan el-Kâfi’nin “Kafi fi’l-Mantık”ı.
1024’de vefat etmiş olan Abdurrahim Şirvanî’nin “Mantık Risalesi”.
1046’da İstanbul’da vefat etmiş olan Halep Mollalığından ayrılmış olan
Bosnalı alleme Muhammed bin Musa’nın “Şemsiyye Şerhi”.
Kulalı Sükuti Mehmed Efendi’nin “Camiu’ş-Şuruh”i.
1102’de Belgrad’da harpten dönüşünde şehit olan İzmirli Süleyman Efendi’nin
“Mantık Risalesi”.
1120’de Bursa’da vefat etmiş olan İshak’ın hocası Ahmed Efendi’nin
Taftazani’nin Tehzibi’ne düştüğü notlar.
1143’de İstanbul’da vefat etmiş olan Yanyalı Esad Efendi’nin tercümeleri:
Bu isim üzerinde biraz duracağım. Biliyoruz ki, İstanbul’da Nevşehirli
Damat İbrahim Paşa’nın devrinde, ilmi geliştirmek için pek çok çalışmıştı. Yenilik
sever ve ileri görüşlü olan bu sadrazam alim ve edipleri himaye eder ve onları
kitap tercümesine teşvik eylerdi. İbrahim Paşa’nın bu teşvikine mazhar olanlardan
birisi de Yanyalı Esad Efendi idi. O zamanın Şeyhu’l-İslamı Yenişehirli
Abdullah Efendi de Eyüp Sultan Medresesi’ne müderris olan Yanyalı alimi bu işe teşvik etmişti. Bu rağbet üzerine Yanyalı evvela Aristoteles’in Mantık’ını,
ondan sonra Kütüb-ü Semaniyye’sini, Şarihi Karaferiyeli (Yevanis Fotinus)’nin
eserlerine de müracaat ederek metni Yunanca’dan Arapça’ya tercüme etmişti.
Esad Efendi İstanbul’da bulunan ve Yunan lisanını iyi bilen bazı Rûm âlimlerinden
bu lisanı mükemmel bir şekilde tahsil etmişti.
Bu sayede felsefe kitaplarını asıl metinlerinden tetkik eden büyük alimimiz
Farâbi ile İbni Sinâ’nın tercümelerinde hata ve Yunanca kitaplarının usulüne
uygun olmadığını söylüyor. Ulûm-u Hikemiyye, Ulûm-u Burhaniyeden iken
bizim alimlerin bunu Ulûm-u Zanniye ve belki Vehmiye derecesine çevirdiklerinden
şikayet ediyor. Bu Yanyalı fazıl, keşke bunları Türkçe yazmış olsaydı.
Fakat öğretim dili Arapça olduğundan Türkçe yazılmış olsaydı da yine Arapça
olarak koutulacaktı. Aristo’nun mantık kitapları biliyoruz ki, şunlardır;

1-Katogoriler yani makulât.
2-Peri erminias yani Kitabu’l-İbâre.
3-Birinci Analitik (Protera analitika) yani Tahlilü’l-Kıyas.
4-İstera analitika Burhandan bahseder, Sylllogisme.
5-Topik yani Cedel.
6-Sofistika yani Hikmetü’l-Memvehet yahud Sofista (peri sofistikun).
7-Retorik yani Hitabe.
8-Poetik yani şiir.
Bu alanda Osmanlıca yazılmış kitaplar da Aristo’nun hikmet-i tabiyyesidir.
Esad Efendi Mantık’tan Şerhu’l-Envar’ı da tercüme etmişti.
En meşhur matematikcilerimizden Gelenbevi İsmail Efendi’nin “Burhan”

1093’de vefat etmiş olan Süleymaniye müderrisi Üsküdarlı Müderris
Celeb Mustafa Efendi’nin “Burhan-i Tamânü” üzerine risalesi, “Eşkal-i Erbaa”
üzerine risalesi.
1119’da Mostar’da vefat etmiş olan Mostarlı Mustafa Efendi’nin “Şerh-i
Cedîde” adıyla bilinen “Şemsiyye Şerhi”.
1149’da Üsküdar’da vefat etmiş olan Mehmed Emin Efendi’nin Kara Halil’e
hâşiyesiyle “Eczay-i Kadıyye” risalesi matbu.
1145’de vefat etmiş olan Maraşlı Saçaklızade Mehmet Efendi’nin Mantık
üzerine “Takriru’l-Kavanîn” ile “Arâis” ismindeki iki eseri.
1151’de İsatbul’da vefat etmiş olan Yenişehirli Veliyyüddin b. Mustafa
Carullah Efendi’nin kitabı. Veli Efendi, Molla Fenari’nin “Fevaid”i üzerine yazılmış
altı meşhur hâşiyeyi toplamış, onlara kendisi de bir hâşiye ilave etmiş,
hepsine birden “Seyyare-i Seb’a” ismini vermiştir. Bu altı hâşiye şunlardır: 1-
Abdurrahim Şirvanî’nin Hâşiyesi, 2-Hafız İmadî’nin, 3-Kendi üstadı Abdurrahman el-
Kürdi’nin, 4-Meşhur Şehirlizade’nin, 5-Tarsusî’nin, 6-Meşhur müdakkık Kara Halil’in
hâşiyeleridir. Bunlardan en uzun hâşiye Kara Halil’inmiş. Fakat Veli Efendi ondan
da uzun bir hâşiye yazmış olduğunu söylüyor. Fevaidu’l-Fenarî’ye biraz
evvel bahsetmiş olduğum Şemseddin Mehmed el-Fenarî’nin yahud kısaca Molla
Fenarî’nin “İsagoji” risalesi üzerine yazdığı şerhin ismidir. İsagoji risalesine Esiruddin Mufaddıl bin Ömer el-Ebheri tarafından (v.700) telif edilmiş olduğu
için “Risale-i Esiriyye” dahi derler. Fenârî’nin Şerhi üzerine yazılmış meşhur bir
hâşiye de Kul Ahmed’indir.
Uryani Ali Efendi’nin şakirdi olup, 1161’de vefat etmiş olan Bursa’lı
Abdurrahman Rahmi’nin Mantık’dan Kul Ahmed’in risalesi üzerine hâşiyesi.
Meşhur Buharî şârihi Amasyalı Yusufzâde Abdullah Hilmi Efendi’nin
Kara Davud üzerine hâşiyesi.
1190’da İstanbul’da vefat etmiş olan Alaşehirli Osman Efendi’nin “Mantık
Risalesi”.
1202’de Üsküdar’da vefat etmiş olan İspirli Ömer Efendi’nin “Lisânu’lİnsan”
ile “Muînu’l-İhvan”.
1228’de yine Üsküdar’da vefat etmiş olan Ahıskalı Abdullah Ziyauddin
Efendi’nin “Mebahîcu’l-İhvan” ve “Menâhicu Kavanîni’l-Mizan”ı.
1222’de Manisa’da vefat etmiş olan Kara Mahmud Efendi’nin İsagoji Şerhi
“Muğni’t-Tullâb”ı. Bu risalenin anlaşılması kolay olduğundan talebe arasında
meşhur idi.
1243’de Edirne’de vefat etmiş olan Eskicizâde Ali Medhi Efendi’nin
“İsagoji Şerhi”.
1244’de vefat etmiş olan Filorinalı Mantıkî Mustafa Efendi’nin
Şemsiyye’ye naziresi.
1258’de vefat etmiş olan Küncizâde Kasım Efendi’nin “Risaletu’l-Hucce”si.
1259’da vefat etmiş olan Karaağaçlı Rüşdi Ahmed Efendi’nin İsagoji Şerhi
“Tuhfetu’r-Rüşdî”si.
1265’de vefat etmiş olan Tokatlı Seyyid Ali Ömer b. Salih el-Feyzî Efendi’nin
İsagoji Şerhi “Dürrü’n-Nâcî”si.
1259’da Mardin’de vefat etmiş olan Mardin Müftüsü Seyyid Abdusselam
Efendi’nin “Hulâsatu’l-Mantık”ı.
Maraşlı Mehmed Efendi’nin “İsmetu’l-Ezhân”, “İlmu’l-Mîzan”ı, “Selametu’l-
Kulub”ü, “Fethu’l-Bab”ı İsagoji Şerhidir.
1272’de Denizli’de vefat etmiş olan Osman Abdulmennan Efendi’nin
Tehzîbu’l-Mantık şerhi olan “Hulâsatü’l-Mantık”ı.
1283’de Muğla’da vefat etmiş olan Hacı Hamzazâde Mehmed Efendi’nin
Mantık’taki kıyaslara dair “Cedvel”i.
1298’de Medine’de vefat etmiş olan Şeyhulislam Akşehirli Hasan Efendi’nin
Mantık’tan Azîziye ile bunun şerhi olan “Yûsufiyye”si ve manzûm “Ahkam-
ı Mer’iyye”si.
Harputlu Yusuf Şükrü Efendi’nin Burhan-ı Gelenbevî şerhi olan “Nâmusu’l-
İykan”ı.
Son mantık kitapları da şunlardır:
“Zerîatu’l-İmtihan”, “Şemsiyye Şerhi”, “Mizanu’l-İmtihan” ve “İsagoji Şerhi”
Bursalı Ahmed Sıtki Efendi’nindir (v. 1132)”. Fenâri şerhi “Hulâsatu’l-Mizân” müellifi Edirne Müftüsü Mehmed Fevzi
Efendi.
“Gâyetu’l-Beyân fi ilmi’l-Mizân” müellifi Çerkez Şeyhı Zâde Mehmed
Tevfik Efendi (v:1319).
Siyelkûti’nin tasavvurata dair hâşiyeleri üzerine, hâşiyeler müellifi
Harputlu Abdulhamid Hamdi Efendi.
“Mizânu’l-Ezhan” müellifi Şîrvanî Halis Efendi (v: 1331).
“Tehzibu’l-Mantık” şerhi müellifi Gürani Taha Efendi (v: 1301).
“Burhanu’l-Gelenbevi” mütercimi Harput Mutasarrıfı Abdunnafi’ Efendi.
Bu tercümeyi Sadrazam Said Paşa Sultan Hamid Sani’ye arz edip, basılması için
iradesini almış ve mütercime nişan verdirmişti. Bunun üzerine tercüme tab’
edilmiştir. Fakat zannımca Arapça’sı Türkçe’sinden daha kolay anlaşılacak.
“Mizânu’l-Adl” müellifi İngiliz Hoca Abdulkerim Efendi (v. 1303).
“Tasdikat” üzerine şerh müellifi Gördesli Hacı Halil Efendi (v. 1291).
Türkçe “Hulâsa-i Mantık” müellifi Diyarbekirli Said Paşa (v. 1038).
Türkçe “Muhtasar Mantık” müellifi Şirvani Ahmed Hamdi Efendi (v.
1308).
Bu son müelliflerin hepsinin üstünde olan kitap müellif yeni hâşiyeler müellifi
Kilisli Hocazâde Abdullah Enverî Efendi. Ömrünü Mantık öğretimine
harcayan ve 1303’de vefat etmiş olan bu üstad Mantık’ın Arapça lisanına mahsus
olmadığını ispata çalışmış ve kitaplarında bin yıllık örnek misallerin yerine
yeni misaller getirmişti.
Son senelerin mühim bir mantık müellifi de Cevdet Paşa merhumdur. Paşa’nın
orta mektepler için yazmış olduğu “Mi’yar-ı Sedat” eski Arapça mantık
kitaplarının Türkçe en güzel bir hülasasıdır.
Cevdet Paşazâde Sedat Bey’in “Mizanu’l-Ukul fi’l-Mantık ve’l-Usûl”i de
Avrupa tarzında yazılmış ilk Mantık kitabımız olması dolayısıyla önemli bir
eserdir.
Bu sırada Çamiç Ohanes Efendi’nin de “Miftahu’l-Fünûnu”ndan da bahsetmek
lazımdır. Avrupa dillerinden ilk tercüme edilen Mantık kitabı budur ve
cidden güzeldir. Kitabın başında o zamanın en büyük alimlerinin takdim yazıları
vardır. Fakat garip şey, bu takdim yazılarının hepsi Arapça, bundan başka
hiçbirisi mütercimin ismini zikretmiyor. Bu takdim yazılarını yazan kişiler galiba
Arapça yazmakla kudret-i ilmiyelerini göstermek istemişler, ondan sonra bir
Ermeni’nin güzel bir mantık kitabı yazmasını galiba çekememişler, yahut nasıl
olur, bir Hıristiyan mantık yazmış bu taassublarına dokunmuş bilmem ki, mütercimin
ismini saklamayı başka türlü te’vil etmek mümkün müdür?
Size şimdi bir de manzum mantıktan bahsedeyim. Zannedersem müellif
bunu talebenin suhûletle ezberleyebilmesi için yazmış. Esasen Arapça’da manzum
mantıklar vardır. İbn Sina’nın “Ürcûze”si ve “Süllem” gibi. Türkçe manzum
Mantık’ın örneklerinden birkaçını göstereyim.

MANTIKU’T-TAYR

Hakkı irfan mantık-ı irfana mevkuf oldu ta bu hüküm tayy-ı vesaitle eder arz-ı ka
İşte vacipdir sana mizân-ı tahsil eylemek caiz olmaz çünkü mevkufun aleyhi bilmemek
Bilmeyenin eyler irfanı kabul şek ve zan olur o girdab-ı taklidde giriftar mihen
Hem de cümle ilme miyar olduğundan bîinad olmadı bir meseleye aklen onsuz
itimad
Belki edna bir hususta ona muhtaçtır kişi nîk ve bedi birbirinden farktır onun her
işi

Bundan sonra Mantık’ın evsafı için şöyle deniyor.
Vasfıdır olmak onun mensub-ı zat veya araz daima mezvuula gayetdir onlardan
garaz
Olmadı mahiyeti bir ilmin onlardan beri birbirinden fasl eder envai ilmi her biri
Talib ve matlubu icmal üzere onlardır müfid mümkün olmaz olmamak onlardan
ihvan müstefid
Dinle ilm-i Mantık’ın mahiyeti bîtab ve gam bahs ani’l-ahval tasdik ve tasavvurdur
neam
Dendi mahsuratı tahkikda gazaya mutlaka ya hakikiye olur ya hariciye daima
Oldu hükm-ü evvelde efrad mukadder üzre hem haricen mevcut ve madum olması
birdir neam
İsagoji neymiş?
Cins ve fasıl ve nev’ ve has ve araz âm
Cümle ra isagoji kerdend nâm
Şu verdiğim izahat üzerine hükmedebiliriz ki, bizde mantık üzerine mühim
bir kitap yazılmamıştır. Filhakika diğer ilimler üzerine de esaslı ve mühim
bir kitabımız olmayınca, Mantık’tan öyle bir eser nasıl vücuda gelebilirdi? Fazla
olarak büyük ediplerimizden bazıları halkı hikmet ve felsefeden soğutmaya
çalışmışlardı. Mesela Nabi bakınız ne diyor:
Öyle bir ilme çalış kim mutlak onu bir sen bilesin bir dahi Hakk
Hikmet ve felsefeden eyle hazer evliya nüshasına eyle nazar
Nefs-i pâk, azizan-ı tarik eder insanı karin-i tahkik

TEMENNİ

Kazan ulemasından Şihabuddin Mercanî isminde bir zat vardı. Bu zat
“Vefiyyetu’l-eslâf” isminde mühim bir Arapça eser yazmıştı. Bunda mantık bahsinde
müteahhirini şiddetle tenkit ediyor ve hakikat-ı hikmeti anlayamamışlar
ve bu sebeple ilmin donmasına sebep olmuşlar, diyor. Mercâni’nin bu mütalaasını
ben deniz de kabul ediyorum. Müteahhirin ulema hakikaten zihinleri uyuşturmuşlar
ve ilmi durgun bir halde bırakmışlardı. Hele bizde büsbütün söndürmüşlerdi.
Bu cihetle felsefeye mensup genç arkadaşlarımızın fevkalade mesai
sarfıyla kütüphane-i irfanımızı faydalı, ciddi ve muazzam felsefi eserlerle
doldurmalarını temenni ederim.

ZEYL

Mantık kitaplarımızda büyük ve gülünç bir yanlışlığı numune olarak göstermek
üzere İskilipli’nin eserinden bir sahifeyi nakledeceğim. Bu risale Köprülü
Kütüphanesi’nde Asım Bey’in kitapları arasında 279 numarada kayıtlı ve
mahfuzdur.
“Bab” İsagoji malum ola ki, Mantık ilmini Süryanice’den Arapça’ya tercüme
eden filozofun ismidir. Buna göre müdevvenin, müdevvinin ismiyle isimlendirilmesi
kabilinden mecaz-ı mürseldir veya örfte böyledir. Bu vecih allame
Fahru’r-Razi’den nakledilir. Yahut İsagoji adı geçen mütercimin öğrecilerinin
ismidir ki, her an öğretim esnasında: “Ya isagoji el-kelam keza ve keza” (Ey
çoçuklar! Söz söyle ve şöyledir) derdi. Buna göre öğrencinin ismiyle öğretilen
şeyin isimlendirilmesi kabilinden olup yine mecaz-ı mürseldir eya özel bir örftür.
Bu vecih “Hikmetu’l-Ayn” şarihi Mevlana Mübarek Şah hazretlerinden
nakledilir. Onlar da bunu, Mevlana Kutbi’ş-Şirazi el-Ekber hazretlerinden naklederler.
Yahut İsagoji Süryanice’de üç lafızdan oluşur. İlki “is”i hitap zamiridir.
Arapça’daki “ente” gibi, ikincisi “ago” ki, birinci tekil şahıstır, Arapça’daki “ene”
gibi, üçüncüsü “ji” aslında iki idi, kaf’ın mahrecinin cime yakın olduğundan,
kaf, cim ile değiştirilmiş ve evvelinde olan hemze de düşürülülerek “ci”
şeklinde okunmuştur. Buna göre öğretmen, öğrenci ve öğrenim yerinden olmuştur.
Daha sonra o filozof bu ibareyi Mantık’a isim olarak koymuştur.
İsagojinin isimlendirilmesi ilk söylediğimiz şekildedir. Yahut isagoji Süryanice’de
beş yapraklı bir goncanın ismidir. Daha sonra mantık ilminden cüz olan
“külliyat- ı hamse” şeklinde isimlendirilmiştir.”
İskilipli’nin Fahr-i Razî’ye, Mübarek Şah-ı Mantıkî’ye, Kutb-ı Şirazî’ye
isnad ettiği bu izahlar ne kadar yanlışdır. Çünkü “İsagoji Risalesi” filozof
Porfiryus’un eseridir. Meşhur Plotinus’un şakirtlerinden olan Porfiryus, Aristo’nun
bir çok kitaplarını şerhetmiş olan bir alimdir. Bu şerhlerden birisi Aristo’nun
makûlatı üzerine giriştir ki işte isagoji bundan ibaretdir. Süryanice değil
Yunanca olan bu kelime aynen medhal (giriş) manasınadır. Hatta bu risalenin
bir ibaresi Ortaçağ’da realistler ile nominalistler arasındaki şiddetli tartışmalara
sebep olmuştu. (Porfiryus da Sur kasabasında m. 232’de doğmuş ve Roma’da
301’de ölmüştü)

_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://dersambari.goo-dart.com
HaSaN
Site Kurucusu
Site Kurucusu


Mesaj Sayısı: 539
Kayıt tarihi: 13/04/09
Yaş: 22
Yer: Tokat/ZİLE

MesajKonu: Geri: TÜRK MANTIKÇILARI   Ptsi 10 Mayıs 2010, 15:49

Mehmed Ali Aynî'den Alıntı Yapılmıştır...

_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://dersambari.goo-dart.com
 

TÜRK MANTIKÇILARI

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

 Similar topics

-
» en ıyı turk rockcı ???
» Türk çocuk oyunları
» Türk Halk Müziğinde Ayaklar
» II. Türk Ceza Kanunu’nun Amacı
» Asker Ocağı - Türk Askeri - Mehmetçik

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
dersambari.goo-dart.com ::  ::  :: -